🌊 Genç Werther In Acıları Analiz

Goethe 83 yıllık yaşamına sayısız eser sığdırmayı başarmıştır. Goethe, “Genç Werther’in Acıları” nı kendi yaşadığı aşk üzerine kurmuş olsa da kimi yerlerde yaptığı değişikliklerle eserine bir kurgu niteliği katmayı başarmıştır. İntiharla son bulan bir hayat ve mektuplardaki yakıcı dil okuyucuda GençWerther’in Acıları, Goethe’nin ilk romanı. 1774’te “ Die Leiden des jungen Werthers ” orijinal başlığı altında yayınlanan roman, 1779’da İngilizce olarak yayınlandı. 126 sayfalık bu kısa mektup roman, Alman Romantik hareketinin bir dönüm noktasıdır. 1774’te yayımlanmasıyla Genç Werther’in Acıları bir Genç Werther'in Acıları Yazar: Ali ulukaya Tarih: 17.01.2022 Kategori: Kitap 1774 yılında, iki haftada, mektuplar halinde ve şiirsel bir dille yazılmıştı. Korkunuz gidebilir. Tabi tam tersi de olabileceğini unutmayınız sevgili okur. Klimalı kalın! ( Yazar'ın isyanlarından oluşan bir son.) Kitap Adı: Genç Werther'in Acıları. Orjinal Adı: Die Leiden des jungen Werther. Yazar: Goethe. Yayınevi: Roman Oda Yayınları. Tür: Dünya Klasikleri, romantik, duygu yüklü. genc werther’in acıları – kitap Genç Werther’in Acıları (Almanca: Die Leiden des jungen Werthers), Werther adındaki genç bir hukuk stajyerinin, diğer taraftan nişanlı bir bayan olan Lotte ile intiharına kadar kurmuş olduğu ızdırap dolu münasebetini konu alan, Goethe’nin mektup tarzındaki romanının ismidir. genç werther'in acıları. şükela: tümü | bugün. / 21 ». (bkz: die leiden des jungen werthers ) ekşisözlük. okuyun muhteşem. sanane beeee. okunulduğunda bir çok kişinin intihar ettğini duyduğum ve bu yüzden çok okumak istediğim roman. mektuplardan oluşan bir goethe romanı. GençWerther’in Acıları kitabı, Werther’in arkadaşı Wilhelm’e, 4 Mayıs 1771 tarihinde başlayarak duygularını kendi penceresinden anlattığı mektuplardan oluşuyor. Kitap, o dönemde mektup / roman şeklinde yayımlanan ilk kitaptı. Goethe kitabı yazdığında sadece yirmi beş yaşındaydı. Genç Werther’in Acıları. September 2, 2015 | featured | İncecik bir kitap olmasına rağmen bir oturuşta okuyamadım; hızımı alamadım yarısında Almancasını sipariş ettim. Madem böyle bir şaheser özellikle de dil kullanımıyla da meşhur, neden orijinalini okumuyorsun EGe dedim. Österreichisches Kolleg dedim, aldım. Genç Werther’in Acıları 26 Aralık 2017 2 Şubat 2020 cakar 0 yorum Cem Akar , Çok satan kitaplar , Edebiyat , Genç Werther'in Acıları , Johann Wolfgang Goethe , Kitap , kitap özeti , Kitap yorumu , Mahmure Kahraman , Roman , Yeni Çıkan Kitaplar PsikanalitikBir Çözümleme: Goethe’nin Genç Werther’in Acıları Romanı The Key Sanal Gerçeklik Deneyimi Üzerine Bir Analiz; Avrupa’nın Geleceği JohannWolfgang von Goethe,Genç Werther’in Acıları,(Çev. Yeşim Tükel Kanra), Koridor Yay.,İstanbul 2019. 14 NİSAN 2020 KARANTİNADA 28.GÜN . Fatma KABA 8puan. Goethe'nin 1774 yılında iki hafta gibi kısa bir sürede kaleme aldığı mektup romanıdır Roman Alman edebiyatında çığır açmakla kalmamış, ülke dışındada histeriyle okunmuş, dünya çapında etki uyandıran ilk romanı olmuştur.Goethe bu romanıyla Werther'in yazarı olarak adlandırılmıştır. HOgLx32. Haberler > Genç Werther'in Acıları Kitabının Sebep Olduğu, Tıp Literatürüne Geçen İntihar Salgını Werther Etkisi - 0730 - 1510 Özellikle son dönemlerde gitgide artan intihar vakalarının ardında Werther Etkisi'nin parmağı olabilir mi? Genç Werther’in Acıları kitabını okumuş muydunuz? İmkansız bir aşkın pençesinde kavrulan Werther, tek çıkar yolun intihar etmek olduğuna kanaat getirir bu kitapta. Hüzünlüdür, melankoliktir ve insanı o derin azabın içine çeker Goethe satırlarında... 25 yaşında kaleme aldığı bu kitap, Goethe'ye büyük ün kazandırır. Pek çok kişi, Goethe'nin karşılıksız aşkını unutup içindeki intihar etme arzusundan kurtulmak için Werther'e böyle bir son yazmış olduğunu söyler. Kitap o kadar beğenilir ve insanlar Werther’in acılarıyla kendi acılarını öyle bütünleştirir ve aşk denilen duygunun Werther’in hissettiği gibi olması gerektiğine öyle inanır ki, o dönem bu satırları okuyan gençler tıpkı Werther gibi birer birer intihar etmeye başlar. Kendini Werther gibi olmaya adayanların sayısı azımsanacak gibi değildir ve intihar vakalarının sayısı günden güne artınca kitap İtalya, Danimarka gibi pek çok ülkede yasaklanır. Bu durum da nihayetinde akıllara şu soruyu getirir; intihar etmek bulaşıcı olabilir mi? Sosyolog David Phillips, 1974 yılında bu konuyu ele alır ve intiharın taklit edilme etkisi olduğu kuramını ortaya atar. Werther’in kitabının yol açtığı etkiye ithafen de bu kurama Werther Etkisi adını verir. Bazı ünlü isimlerin ölümünden sonra intihar vakalarında bir artış olduğunu tespit eden Phillips, yaptığı araştırmalar sonucunda 'intiharın bulaşıcı olduğuna' kanaat getirir. Hatta intihar haberlerinin gazetelerde çıkmasından sonra intihar vakalarında bir artış olduğunu da görür. Tabii, Phillips'e göre bu durum, yapmış olduğu çıkarımları doğrular niteliktedir. Araştırmalara göre, taklit edilen intihar vakalarında ilk kritik dönem, haberden sonraki 3-4 gün, ikinci kritik dönem ise 7-10 gün arasıdır. *Bu konuyu bağlamak istediğimiz yer ise şu; son iki aydır Güney Kore’den peş peşe intihar haberleri geliyor, malumunuz. Önce Sulli, ardından Goo Hara ve son olarak dün hayatını kaybeden genç aktör Cha In Ha... Eğlence sektöründeki bu ünlü isimler, sektördeki zorluklar ve maruz kaldıkları eleştiriler yüzünden psikolojik sorunlar yaşadıkları için ne yazık ki intiharı son çıkış yolu olarak seçiyorlar. Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı son raporda, özellikle 15-29 yaş arası gençlerde yol kazalarının ardından en büyük ikinci ölüm nedeninin intihar olduğunu görüyoruz. Bunda medyanın intihar haberlerini ele alış şeklinin oldukça büyük bir etkisi var. Tabiri caizse 'romantize edilerek' yapılan intihar haberleri, 15-29 yaş aralığındaki gençlerin bu haberlerden çok fazla etkilenmelerine neden oluyor. Bu sebeple de yapılacak haberlere ekstra özen gösterilmesi gerektiğini söylüyor Dünya Sağlık Örgütü. Fazla detay vermekten kaçınmak, kullanılan dile dikkat etmek, aşırı bir merak ve heyecan uyandırmamak büyük önem yaşanan bu üzücü olayların perde arkasında yukarıda bahsettiğimiz Werther Etkisi'nin de bir payı olabilir mi sizce? “Ah, kesin olan şu ki, mutluluğumuzdan yalnızca kalbimiz sorumlu.”Sosyal medyada bir kullanıcının ağlatacak kitap önerisi istemesi üzerine bir başkası öneri olarak Genç Werther’in Acıları yazınca listeme almıştım kitabı. Okurken hiç ağlamasam da-sanırım ruh halimden kaynaklı- acısını derinden okurken ağlamadım ama kitap güldürmedi de. Okurken tek bir yerde tebessüm ettiğimi hatırlıyorum “Dün ben ayrılıp giderken, elini bana uzatırken şöyle dedi “Adieu, sevgili Werther!” — Sevgili Werther! Bana ilk kez sevgili diye hitap etti ve bu benim içime işledi. Bunu kendime kendime yüz kez tekrarladım ve dün gece, tam uyumaya giderken kendi kendimle çeşitli konularda gevezelik ediyordum, birden şöyle dedim “İyi geceler, sevgili Werther!”, sonra kendi halime güldüm.”Kitabı aldıktan sonra internette “İnsan Beynini Etkileyen 10 Kitap” adlı listede de kitabın adını görmüştüm. Okurken Werther’in olaylara yaklaşımının psikolojik açıdan ele alındığında oldukça etkileyici olduğunun farkına ve romantik bir bakış açısına sahip olan Werther çok karamsar bir genç. O kadar karamsar ki “Bu mutsuzluğun mezardan başka bir sonu olduğunu sanmıyorum.” diyerek kendine ölümden başka bir çare aramıyor. Sevdiği şeylere tutkuyla bağlı oluşu da karşı tarafa “Ah bir kez dokunduğunuz her şeye niçin önüne geçilmez bir sadakatle bağlanıyorsunuz?” dedirtip türlü sitemlere maruz kalıyor. Sevdiği kişiyle arasındaki bağı anlatırken aynı kitabın aynı yerinde aynı coşkuyu hissettiklerini belirterek anlatması ayrıca dikkatimi kitap ile ilk kez Goethe okuma fırsatım oldu. Akıcılığını ve üslubunu çok beğendim. Anlatısı Werther’in duygularını aktarma konusunda o kadar başarılı ki çoğu cümleyi sanki kendim söylemişim gibi benimseyip altını çizdim. Son zamanlarda okuduklarım arasında altını en çok çizdiğim kitap oldu sanırım. Werther’in söylediği çoğu şeyi kendim söylemiş gibi hissettiğim için günlüğüm okunuyormuş duygusuna kapılmak istemiyorum, bu yüzden buraya bu kez altını çizdiğim cümlelerden uzun uzun alıntı yapmamaya karar verdim. Sadece kendime not olarak, okudukça silkelenip kendime gelmemi ve önümdeki dağları aşmamı sağlayacak bir cümle bırakıp yazıyı bitiriyorum“İnsanlar her şeyi hem kendileri, hem de bir başkaları için zorlaştırıyorlar. Yine de bir dağı aşmak zorunda olan bir seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor!“Photo by Sincerely Media on UnsplashBu yazı daha önce ’de yayınlanmıştır. İntihar edenlerin çoğu, yarı yolda kalmış öldürmeyi göze alamadıkları için kendilerini öldürürler. İhtisasını ölüm ve çeşitleri üzerine yapmış biri olmak bana da yetmemişti ilk gençliğimde. Belki de bu yüzden silinmez kötü bir hatıra gibi işte tam da şuracığımda, sol mememin altında bir kurşun yarası durur; aradığı rengi bulamamış huzursuz, mutsuz bir ressamın fırça darbesi ya da Nietzsche'nin aklını başından bir anda alan kırbaçlanışı gibi bir atın... Yaraların kardeş olduğuna en çok da bu yüzden inanırım. Konuşma dili ile akademik dili harmanlayabiliyor olmam da bundan dolayıdır sanırım. Bu nedenle bazı kitapları değerlendirirken kiminde dilin kullanım biçimi benim için daha önemliyken, kiminde mesele dilden çok daha önemlidir. Çünkü kullanılan dile 'anlaşılacak' biçimi veren o dil ile ifade edilen meselenin kendisidir. Ölümün kendi doğal akışına karşı bir eylem ve onun bir çeşidi olan öz kıyım ya da intihar üzerine doğrusu konuşmaktan ve sözler etmekten -bir etki alanı yaratmaktan- çok korkan biri olmama rağmen, bir yanımla hâlâ çok önemsediğim ve kapılmamak için buna kendini avutmaya çalışan biri olduğumu da ifade etmeliyim. Fakat şu da ayrıca bir gerçek ki, insan kendini kaçtığı şeyin dizleri dibinde buluyor hep. Benim için de bir olgu ya da eylem olarak intihar tam olarak bu. Çünkü ben de kaçtığım şeylerin dizleri dibinde buldum hep kendimi. Fakat insanın yaşamını sürdürmeye devam etmesi, başkalarının kendisine bağlı yaşamlarını sürdürebilmesi zorunluluğu ile ilgili. Yani kişi kendini öldürmüyor buna kalkıştığında, başkalarını yok ediyor kendini yok ettiğinde ve bunu yaparken herkes bunun gerçekten de bilincinde. Hep söylerim, derinlik öldürmesin! Her zaman da tekrar edeceğim. Fakat intihar her anlamda derinlikle ilgili ciddi bir sorundur. Öldürebilir! Sadece tıbbi alanla ilgili bir sorun da değil. Felsefe, biyoloji, psikoloji, sosyoloji ve tabii edebi açıdan da önemli yansımaları olan bir sorun. Hayatın saçma olduğunu ve intihar etmenin erdemliliğini kimi zaman ileriye süren filozoflar, aynı zamanda intiharların saçmalığa katkıda bulunacağını ve bu yüzden intihar ve benzeri davranışlardan kaçınılması gerektiğini söylemişlerdir çoğu zaman, kendileriyle çeliştiklerini bile bile. Psikolojik açıdan depresyona uğrayan bazı insanlar çelişkilerinin, acılarının, çıkmazlarının çaresini intihara sürüklenmede ararlar. Kişinin kendini öldürmesi toplumdaki diğer insanları da etkileyerek, toplumun düzenini bozduğu için sosyolojik bir sorundur aslında. Bunun dışında dini ya da siyasal hiçbir otorite tarafından pek de önemli bir şey olmadığı kesin. Dante, 14. yüzyılda kaleme aldığı İlâhi Komedya adlı eserinde intiharın, Hıristiyan inancından dolayı bağışlanamaz bir günah olduğunu ileri sürüyordu bu nedenle. Dedim ya, hiçbir otorite kölelerini ve vergi mükelleflerini kaybetmek istemez. Bunun dışında herhangi birinin kendini öldürmesi bir fırtına ya da infial yaratmıyorsa, kimsenin ölümü kimsenin umurunda değil demektir. Son zamanlarda intiharın yaygınlaşmasının nedenleri arasında intiharın bir seçenek olarak daha fazla kabul görmesi önemli bir etken... Toplumla bu kadar yakın ilişkisi olan, insanı bu kadar hayrete düşüren intihar denilen olaydan, sanatın ve özellikle edebiyatın uzak kalması da elbette mümkün değil. Cioran, Bernhard ve benim gibiler ölüm ve çeşitlerinden ilham ve cesaret alırlar. Oysa bazılarımız hiç de bu kadar şanslı değildi. Nilgün Marmara, Kaan İnce, Pavese ve Plath ve diğerleri gibi. Bugün hâlâ ölmeyi düşünen pek çoğu genç insanlar tanıdım. Onları dinlerken ciğerlerimin dağlandığını duyumsadım. Ve onlar için Genç Werther'in Acıların'ı kaleme alan Goethe'den ve ölme isteğinden biraz söz etmek istedim. İnsanoğlu sonsuz hayatla ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olsaydı, elbette kendisini öldürmeye hakkının olduğunu ben de ısrarla iddia edebilir ve savunurdum. Fakat bu mümkün değil. Zaten çok kısa olan bu yaşamı yarıda bırakmamalı. Bütün sorunlar bir anda çözülebilir, belki sadece aşk acısı biraz daha uzun sürebilir. Çünkü bence de aşk acısı Tanrı'nın da bilmediği bir şeydir. Goethe'de ilk gençlik yıllarında dilden ileri bir durumla karşı karşıya kalmış ve meselesinin dili kullanma biçiminin önüne geçmesine engel olamamıştır. Ruhunu arayan bir ruh haliyle alman Edebiyatı'nda bir çığır açan Genç Werther'in Acıları ile modern Alman romanının öncüsü olmakla birlikte 18. yüzyılda bu kitabı yayımladığı andan itibaren bütün Avrupa dâhil bir intihar salgını başlatmıştır. Tetikleyici bir kitap olarak; bu salgın bir anda bir intihar fırtınasına dönüştü ve tüm dünyada etkisini Werther Modası yaratarak, çoğunluğunun erkek olduğu birçok genç insanın intiharına neden olmuştur. Goethe'nin otobiyografik etkenlere dayalı kaleme aldığı bu kitap elbette ki, kendisi hakkında bir gerçek kesiti ele vererek de bu etkiyi yaratmıştı şüphesiz. Bu etki o kadar etkindi ki, Avrupa başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde birçok genç insan, kitabın kahramanı Genç Werther gibi çizme, mavi ceket ve sarı yelek giyerek intihar ediyordu. Sanki bu kitabı arkalarında kendilerinden bir mektupmuş gibi işaret ederek bırakıyorlardı. Gençlik yıllarında yakın arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte'ye körkütük âşık olan Goethe, bu umutsuz aşkın etkisiyle intiharı düşünmüş ve sevgilisine şöyle bir veda mektubu yazmıştır Artık kararımı verdim Lotte! Ölmek istiyorum ve bu mektubu seni son kez olarak göreceğim günün sabahında yazıyorum. Bu satırları okuduğunda, seni seven o huzursuz ve bahtsız insandan geriye kalan cansız bedenimi, kara toprağın serinliği örtüyor olacak… Ve aradan geçen elli dört yıl sonra Goethe, tesadüfen karşılaştığı gençlik aşkını yaşlı bir cadaloz olarak gördüğünde, kendi kendine çok hayıflanmıştır. Fakat uzun yıllar neden olduğu intiharlar nedeniyle yasaklanan kitap ancak 1800'lerde tekrar yayımlanma özgürlüğüne kavuştuğunda yeniden yayımlanan o ilk baskıya şu ön sözü yazmıştır Bir erkek ol ve benim ayak izlerimi takip etme! Goethe'nin bu ikazı yeni intiharları kısmen de olsa önlemeye yetmişti. Fakat kendini öldürmeyi seçen biri için bir tetikleyici aynı zamanda engelleyici de olamaz. O romantik karanlık çağın bugün reel karanlık çağ olduğunu da göz önüne alırsak, yükselen hayat standartlarına, Epikürcü bütün haz arayışlarının tatminine rağmen ölüm haşmetiyle aramızda gezmeye devam edecek ve her intihar olayı sıradan bir olay sayılana kadar da durmayacak. Dostoyevski'nin "Ecinniler" adlı romanda, romanın kahramanı Kirilov, kendini vurarak, intihar etmeden önce şöyle haykırır Ben böylece, kendi irademin üstünlüğünü ilan ediyorum! Böylece 18. yüzyıl sona erip 19. yüzyıl başladığında Genç Werther'in Acıları adlı kitabın neden olduğu intiharlar da aslında durmamış, boyut değiştirmiş ve İntihar, dâhilerin ödemesi gereken pek çok bedelden biridir düşüncesinin Avrupa'dan başlayarak dünyaya yayılmasına neden olmuştur. Nitekim Van Gogh, Jack London, Ernest Hemingway, Virginia Wolf, Stefan Zweig, Çaykowski, Mayakovski gibi kendi alanlarının büyük dâhileri de bu düşüncenin izmleri doğrultusunda intihar yolunu seçmişlerdir. Sanatçı hassasiyetinin, yanı sıra aşırı duyarlılığın kurbanı olan Virginia Woolf kendini boğmuş, Hemingway kendini bir av tüfeğiyle vurmuştur. Gerard de Nerval ve Dalida da yine kendilerini öldürmüşlerdir. Zweig de, karısıyla birlikte kendini ölümün soğuk kollarına bırakmıştır. Hayatlarının son dönemlerinde ölümün kıyısında gezen bu yetenekli insanları, açık denizlere ya da uçurumlara çeken manevi bir çöküntüydü belki de kendi içlerinde. Oysa felsefi buhrandan, maddi problemlere ve hatta aşk acısına kadar insanı ölüme sürükleyen temelde asla apaçık bir şekilde bilinemeyecek olan varoluş olacaktır. Görmenin ağırlığı, bilmenin mutsuzluğu ve yaşamanın insanda bıraktığı bir başınalık duygusu yüzünden bazı kitaplar tetikleyici olarak okunmaya hep devam edecektir. Bir Türk olarak bana bu kadar gurur veren fotoğraflar her gün önüme ortaçağ vebalarından beri karşılaştığı en öldürücü virüse karşı ilk aşıyı bu iki Alman vatandaşı bulmuştu.*Bir tarafında Almanya Cumhurbaşkanı, öteki tarafında Almanya Başbakanı...Vee ikinci bir görüntü...Salona girerken iki doktor önde yürüyor, Almanya’nın seçilmiş başbakanı arkada...Ve o kadın ve erkek iki Türk’tü...Dr. Özlem Türeci ve eşi Prof. Uğur Şahin...*Bu fotoğrafa baktığım saatlerde, Türkiye’de geçen ay çıkan çok önemli bir kitabı genetik bilimci öteki sanat tarihçi iki Alman’ın yazdığı kitabın adı “Genlerimizin Yolculuğu”ydu...*Karşımda insan DNA’sı üzerine yaptığı çalışmalarla aşıyı bulmuş Almanya’da yaşayan iki Türk...Elimde de DNA çalışmaları ile “genlerin göçünü” anlatan ve bir anlamda “gen arkeolojisi” bilimini kuran iki Alman’ın kitabı...Şimdi size en güncel olanından başlıyorum..Virüslerin göçünden...Ama lütfen yazıları numara sırasına göre okuyun. GEN ARKEOLOJİSİNİ VE DENISOVA İNSANINI KEŞFEDEN BİLİM İNSANI - Johannes Krause-Thomas Trappe “Genlerimizin Yolculuğu”; Çev Mehmet Ali Erbak, Say Yay. 2021...Johannes Krause, eski kemiklerin DNA’sının çözümlenmesi alanında çalışan bir uzman. Jena’da Max Planck İnsanlık Tarihi Enstitüsü’nün kuruluşunda görev aldı ve çalıştı. 2010 yılında bir parmak ucu kemiğinin DNA’sının analizinden yola çıkarak yeni bir insan formu olan Denisova insanını PENTAGON TARAFINDAN AÇILAN BİR VİRÜS İHALESİAMERİKAN askeri gücünün kalbi Pentagon 2012 yılında herkesi şaşırtan bir ihale bakteri ve virüslerin genlerinin çok kısa zamanda belirlenmesi için bir bilgisayar programının yazılmasını adı “The Defence Threat Reduction Agency Algorithm Challenge”di. Türkçeye “Savunma Tehdit Azaltma Kurumu Algoritma Görevi” olarak ordusu, bir kimyasal savaşta mikrop ve virüse karşı hazır olmak ve çok hızla karşı koymak için 1 milyon dolarlık bir fon ayırmıştı. 100’den fazla kuruluş bu ihaleye üçü finale kalmayı başardı. Bunlardan biri Daniel Huson adlı bir bilim insanıydı. Huson daha sonra bu bilgileri aldığım “Genlerimizin Yolculuğu” kitabının yazarının da görev aldığı Jena’daki Max Planck Enstitüsü ile birlikte çalışmaya başladı...İşte bu ekip 2013 yılında 24 saat içinde 1 milyar DNA dizilmesini kaynak organizmalarla birlikte çıkaran bir algoritmayı algoritmanın bir özelliği de DNA’ların hangisinin insana hangisinin virüse ait olduğunu kesinlikle belirlemesiydi. İşte tam o günlerde Münih’ten çok ilginç bir haber geldi...Bir mezarda iki iskelet JURASSIC PARKTAN 23 YIL SONRA BİR MEZARDA BULUNAN KEMİKLERİLK Jurassic Park filmi 1993 yılında nesli tükenmiş dinozorları yeniden üreten çılgın bir işinsanı ve bilim insanlarını hâlâ bir DNA’dan dinozor üretmeyi o filmden 23 yıl sonra, 2016 yılında gen arkeologları çok ilginç bir şeyi yakınlarında bulunan mezar 6’ncı yüzyıldan mezarda bir çiftin iskeleti genetik analizler ilginç bir şeyi ortaya çıkardı. Çift 6’ncı yüzyılda Roma’yı kasıp kavuran “hıyarcıklı veba” hastalığından virüs algoritması üzerinde çalışan genetikçiler için büyük bir yüzyılda Roma’yı ve Avrupa’yı çökme noktasına getiren Jüstinyen virüsünün DNA’sına o andan itibaren dünyanın ilk gerçek “Jurassic Park” olayı “hıyarcıklı veba virüsünü” yeniden dinozor üretemeyen bilim, mezardan gelen kemikten yok olmuş bir virüsü yeniden da...Ve bu sayede dünyanın başına en büyük belayı açan virüslerden birinin sırrı o virüsün altından bir başka canlıya ait çok ilginç bir hikâye çıkacaktı...“Zavallı bir pirenin” hikâyesi...3- ZAVALLI BİR PİRENİN ÇOK ACIKLI HİKÂYESİVİRÜSLER çok zeki ve bencil çünkü kendilerinin yaşaması için, içine girdikleri organizmaları da yaşatmaları gerektiğini çok iyi bilirler...Bu bakımdan belki tek aptal virüs Eboladır... Çünkü o büyük bir şuursuzlukla, girdiği organizmayı en kısa zamanda öldürmeyi nedenle çok hızlı şekilde bir organizmadan ötekine geçmek zorundadır. Ebolanın çok hızla bulaşmasının nedeni virüsü ise akıllıdır ve acelesi yoktur. Üzerinde yaşadığı organizmayı öldürmeyip orada kalmak nedenle de hastalığı başka bir organizmaya taşıyacak hamallara ihtiyacı vardı. Kara ölüm denilen hıyarcıklı vebanın kullandığı hamal pire...Nedir zavallı pirenin çektikleri...Bir sonraki yazıya GENÇ WERTHER’İN ACILARI’NDAN GENÇ PİRELERİN ISTIRABINASAĞLIKLI bir pire günde bir kez ısırır. Ancak veba bakterisi alan pire bu işi 100 kere tekrarlar. Isırdıkça saldırganlaşır ve ısırdığı insan ve hayvanlara veba mikrobunu neden zavallı pire?Çünkü veba mikrobu pirenin genlerinde bir mutasyona yol ön midesindeki virülans genlerin oluşturduğu bakteriler bir tür film film de pirenin midesini tıkar ve hayvan emdiği kanı vücuduna geçiremez ve tükürmek zorunda tükürünce de ilk hastalıklı insandan aldığı mikrobu başka bir insana veya hayvana tıkanan mide aynı zamanda pirenin acılar içinde ölümüne yol akıllı bir bakteri için feda eden pirenin hikâyesi, aynı zamanda COVID-19 virüsünün de ısmarladığı bu yazılım sayesinde virüsler artık gen arkeolojisinin kazılarının en kıymetli insan DNA’sı yanında virüs DNA’ları da izlenerek insanın ilk büyük hikâyesi olan Adem’le Havva’ya doğru “Genç Werther’in Acıları” kitabının yazıldığı ülkedeki bu “Genç Pirelerin Istırabı” kitabından sonra şimdi virüslerden insan DNA’larına İKİ 5- GERÇEKTEN BİR HAVVA ANAMIZ VAR MIYDI VE NE ZAMAN YAŞADIİNSANOĞLUNUN bugüne kadar yazdığı en güçlü hikâye “Adem ile Havva”dır...Peki gerçekten bir Adem ve bir Havva var mıydı?Kutsal kitaplara göre var elbet. Ya gen arkeolojisine göre... Ona göre de gelin şimdi o genetik Havva anamızı bulmaya insan mitokondriyal DNA’sını annesinden her 3 bin yılda bir gelecek kuşaklara aktarılan yeni bir mutasyon mutasyona uğrayan sadece COVID-19 virüsü değildir, biz de uğrarız. O mitokondriyal DNA’nın spirial merdivenlerinden yukarı doğru tırmanmaya başladığımızda şunu yaşayan insanların tümünün DNA’ları geçmişte yaşamış bir tek anneye dayanır. Evet yanılmadınız bir Havva’ya... Genetik biliminde buna “Mitokondriyal Havva” adı ne zaman yaşamıştır o ilk anne?160 bin yıl önce...Bugünkü insanın ulaşılabilen ortak annesidir MİTOKONDRİYAL HAVVA ANAMIZ VE Y KROMOZOM ADEM BABAMIZHAVVA anamız varsa, bir de Adem babamız olmalı değil mi...Evet o da onu bulmak için DNA’ya değil babadan oğula geçen Y kromozomuna bakmak lazım. Evet “Mitokondriyal Havva” gibi bir de Y kromozomu taşıyan ilk Adem babamız var. Öyleyse kutsal kitapların hepimizin Adem ile Havva’dan geldiğimiz tezi doğrulandı...Ancak bir sorun var...Gen arkeolojisi Y kromozomlarını takip edip ilk ortak babaya gittiğinde tuhaf bir durumla kromozomlu Adem baba, Mitokondriyal Havva’dan 200 bin yıl önce yaşamış. Neyse ki, kutsal kitapların zaman kavramı bizim bildiğimiz saatlere ayarlı isteyen “ilk kadının, erkeğin kaburgasından yaratıldığı” tezine inanmaya devam SAHNE 7- TARİHTE İLK ALMANCI KİLERDEKİ O KADIN MITABİİ ki Dr. Özlem Türeci ve eşi Prof. Uğur Şahin, Anadolu’dan Almanya’ya giden ilk Almancılar “Almancının” hikâyesi çok daha gerilere gidiyor. Almanya’da bir dönemde Tübingen Enstitüsü tarafından kullanılan bir binanın kilerinde bir iskelet gelişip bu iskelete mitokondriyal DNA testleri uygulandığında herkesi şaşırtan bir şeyle 7 bin yıl kadar önce Stuttgart civarında yaşamış bir kadına yılında yapılan genom analizleri sonucunda daha da şaşırtıcı bir gerçek ortaya genetik kökleri Anadolu’ya dayanıyordu...Kafalar karıştı...Demek ki cuma günü Alman Devlet Nişanı alan iki Türk’ün ata hikâyesi çok daha gerilere nasıl oluyordu bu? Hadi gelin gen arkeolojisinin kazılarına YOKSA HEPİMİZ SUYUN ÖTESİNDEN GELİP VARDAR OVASI’ MI SÖYLEDİKBİLDİĞİMİZ şuydu...Biz Türkler Orta Asya’dan geldik, sonra Balkanlar’ı geçip oraları fethettik, Karaman bölgesinden gönderdiğimiz Anadolu çocuklarını oralara Balkan Savaşı’ndan sonra yine Anadolu’ya döndük...Geri dönüşte özlemimizi “Vardar Ovası” şarkılarını söyleyerek gen arkeolojisi “Vardar Ovası” hikâyesini farklı önce biz Balkanlar’a gitmedik... Balkanlar Anadolu’ya geldi ve o da şöyle ilk sakinleri Avrupa’da buzul çağı başlayınca DNA’larını Anadolu’ya gönderdiler...Yani göç genler 10 bin yıl sonra neolitik çağ başlayınca tekrar Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya döndüler. O göçmen genler bize şunu söylüyorHer Avrupalının mutlaka bir Anadolulu dedesi kitabı yazan Johannes Krause son noktayı şöyle koyuyor “Günümüzde Türkler ve Kürtler Balkanlar’ın genetik bileşenlerini Orta Avrupalılarla paylaşıyorlar.”Yani ey o sahnedekiler, “Durun, siz kardeşsiniz”.O zaman bir de sahnedeki Almanlara bakalım...9- HİTLER’İN ARİ IRK FRİTZ’LERİ SARIŞIN VE MAVİ GÖZLÜ MÜYDÜALMAN deyince gözünüzün önüne ne gelir?Sarı saçlı beyaz tenli bir insan değil mi...Hitler’e kötü haberimiz çağda orada olsaydınız çok şaşırtıcı bir durumla o dönemde yerli Avrupalılar koyu renk tenliydi. Buna karşılık Anadolu’dan gelenler ise beyaz genetik açıdan baktığınızda soğuk yerlerde yaşayan insanların beyaz, sıcak bölgelerden gelenlerin ise koyu renk tenli olması beklenirdi. Gen arkeolojisi bunun sırrını hâlâ çözebilmiş Alman yazarı Hitler’in o çok övündüğü Alman ırkıyla ilgili de son noktayı şöyle koyuyor “Neolitik çağda Avrupa’da iki genetik yapıtaşı egemendi. Yerli avcı-toplayıcılar ile Anadolu’dan gelen çiftçilerin DNA’ları. Yani bugün her ikisini de bedenimizde taşıyoruz.”VE SON SAHNE 10- MAMUT KEMİKLERİ ARASINDA YAN YANA ÜÇ İSKELET İLK LGBT Mİ, İLK ÜÇLÜ İLİŞKİ MİGEN arkeologları kazıya devam ediyor. 1986 yılında Çekya’nın güneydoğusundaki Dolni Vestoniçe bölgesinde bir mezardan çok ilginç bir şey çıktı. Erken paleolitik çağa ait bir mezardı bu ve ilginç tarafı mezarda, mamut kemikleri arasında yan yana yatan üç ölü soldakinin iki eli, ortadakinin bacaklarının eli ise en sağdakine dokunuyordu. İki kenardaki iskeletlerin iki erkeğe ait olduğu saptandı. Ancak ortadaki iskeletle ilgili bir sorun vardı. Bu ölü bir kemik hastalığından mustarip olduğu için, kalan kemikler sağlam bir DNA testi yapılmasına imkân önce bunun bir kadına ait olduğunu iddia DNA dizilim teknolojisi geliştikten sonra 2016 yılında ortadaki ölünün cinsiyeti de da bir erkekti... Bu üçlü tarihin ilk LGBT ilişkisi miydi?Yoksa bunların üçü de erkek kardeş miydi...Sorunun cevabı hâlâ verilmiş değil. Bu hafta ise edebiyat, müzik, sanat alanında dünyanın en ünlü kenti Weimar ve diğer küçük kentleri anlatmaya yağıp yağmamak konusunda kararsızdı. Bazen çiseleyip yola hazırlıksız çıkan "ahmakları" ıslatıyor, bazen de gökyüzünden sel gibi boşalıyordu. Almanya serin yazı geride bırakmış, güz yağmurlarıyla selamlaşmıştı. Çınar ağaçlarının yaprakları sarı kelebekler gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Ağzımda siyah Köstritzer birasının acımsı karamelize tadı, arabanın camından akıp giden manzaraya dalmış kimbilir neler düşünüyordum. Önümüzdeki ilk durakta Almanya’nın kültür başkenti Weimar vardı. Ünlü sanatçılar, edebiyatçılar, besteciler bu küçük kente konuk olmuş, havasını solumuş, eserlerine konu etmişlerdi. Ben bu kentle, Goethe’nin "Genç Werther’in Acıları" adlı kitabında cadde üstündeki bir otelin önünde durdu. Kapının üstünde "Grand Hotel Russischer Hof- Kuruluş Tarihi 1805" yazıyordu. Muhteşem lobideki resepsiyondan anahtarımı alıp bir acele odama çıktım. Bütün otellerdeki gibi burada da otelin müdürü yastığımın üstüne bir mektup koydurmuştu. Adıma yazılı bu "hoşgeldiniz" mektubunun bana özel olmadığını biliyordum. Her yeni müşterinin yastığının üstünde adına yazılmış bir mektup dururdu. Müdür mektuplarına şöyle bir bakıp çöpe atardım. Ama bu mektup beni etkilemişti. Müdür Albert Voigst, ünlü besteci Franz Liszt’in, Clara ve Robert Schumann’ın, Robert Wagner’in, Hector Berlioz’un, Rus Çarı Aleksandır’ın, Johann Wolfgang Goethe’nin bu otelde kaldığını belirtiyordu. Aslında ünlülerin listesi daha uzundu ama benim tanıdıklarım bunlardı. Mektubu katlayıp çantama koydum. Geçmişte kalan Weimar kenti daha ilk adımda içine almıştı DÜŞESİN TOPLANTILARIBu gezide bana eşlik eden Alman turizm merkezi görevlisi Knut Haenschke kapıda bekliyordu. Onun peşine takılıp yürümeye başladım. Caddenin kenarlarına, koca çınarlar ve Gingko Biloba ağaçları sıralanmıştı. Yolun hemen başında, üç katlı bir evin önünde durduk. Kunt, buranın Withum Sarayı olduğunu söyledi. Cüsse olarak saraydan çok eve benziyordu. Dul düşes Anna Amalia’nın ikinci katta, soldaki üç pencereyi gösterip meşhur yuvarlak masa toplantılarının bu salonda yapıldığını söyledi. Kimler katılmıyordu ki bu toplantılara! Kentin ileri gelenleri, güzel kadınlar, müzisyenler, sanatçılar ve yazarlar. Örneğin Goethe ve Schiller toplantıların en vazgeçilmez davetlileriydi. Bir banka oturdum, ikinci kattaki üç pencereye gözümü dikip o günleri düşlemeye çalıştım. Ülke sorunları, sanat tartışmaları, dedikodular, kaçamak aşk bakışları, fısıltılar, yasak aşkların başlangıçları... Goethe bu toplantılar için, "herkesin kendi tarzında eğlendiği ve eğlendirdiği buluşmalar" dememiş miydi zaten!Biraz yürüdükten sonra, bir başka evin önünde durduk. Sarı badanalı bu ev, düşesin evinden biraz daha küçüktü. Burada Alman romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, oyun yazarı, tarihçi, Friedrich Schiller oturmuştu. Üst katta, sol taraftaki iki pencere çalışma odasını aydınlatıyordu. Bu kutsal odada, "Wilhelm Tell" ile "Maria Stuart" gibi ünlü eserler kaleme alınmıştı. Kunt, ikinci katta sanatçının ailesinin oturduğunu söyledi. Karısı ve dört çocuğu bu katta yaşıyordu. En alt katta ise mutfak vardı. Aile akşam yemeklerinde orada toplanıyordu. Tabii Schiller, dul düşesin toplantısına gitmediyse veya dostu Göethe ile bir yerlerde yemek yemiyorsa."Dik kafalılığı" yüzünden zor günler geçiren Schiller, Goethe’nin desteğini alabilmek için elinden geleni yapıyordu. Ama Goethe’nin bu büyük yazara pek yüz verdiği söylenemezdi. Onu Weimar’dan uzaklaştırmak için, 40 kilometre uzaklıktaki Jena’da iş bulmuştu. O günkü ulaşım koşullarına bakılırsa, Jena bir günlük uzaklıktaydı. Goethe acaba Schiller’i kıskanmış mıydı? Yazarın genç yaşta ölümüne neden olan karın zarı iltihabı hastalığına, Göethe’nin neden olduğunu söyleyen fesatlar da vardı. Çünkü Goethe onu sürekli üzmüştü. Oysaki tüm hayatı boyunca üzerinde çalıştığı Faust’u bitirmesi için Goethe’yi zorlayan, ona destek veren Schiller EVİNDEAynı cadde üstünde beş yüz metre kadar yürüyüp bir kahveye oturdum. Karşımda bu sefer Goethe’nin evi tüm haşmetiyle duruyordu. Uzun uzun eve baktım. "Bin dilli" yazar buraya, o dönemin sanatsever dükünün davetiyle gelmiş, sırtını ona dayamıştı. O geldiğinde Weimar’ın nüfusu 6 bin civarındaydı. Ünlü yazar, Almanya’nın ortalarındaki bu yeşil kentte öylesine huzur bulmuştu ki, ömrünün sonuna kadar, yani 50 yıldan daha fazla bir süre burada yazarın görkemli yaşamının kanıtlarından biriydi. Şimdi ise Almanya’nın en çok ziyaretçi çeken müzelerinden biriydi. İçeri girdim ve odalarda düşsel bir gezintiye çıktım. Eşyaların hepsi orijinaldi. Yani Goethe şu koltukta oturmuş, şu piyanoyu çalmış, şu çatal bıçakla yemek yemiş, kalemini şu hokkaya batırmıştı. Odaları gezerken Goethe’nin, edebiyatın tanrısal katından inip gündelik yaşamdaki bir insanın kılığına büründüğünü çıkıp, birçok ünlünün yüz yıllar önce bastığı kaldırım taşlarına basarak, dar sokakta yürümeye başladım. Müze evin tam karşısındaki Weiser Schwan beyaz kuğu adlı restoranın önünden geçerken, burnuma haşlanmış et ve lahana kokusu geldi. Burası Goethe’nin konuklarını ağırladığı lokantalardan biriydi. En sevdiği yemek ise, haşlanmış dana kaburgası, yanında Frankfurt’un ünlü yeşil sosu, maydanozlu patates ve kırmızı pancar salatasıydı. Lokantanın mönüsüne bakınca o yemeklerin hálá listede yer aldıklarını en eski oteli "Elephant"ın önünde durdum. Bir seyyar arabadan kentin meşhur sosisi Rostbratwurst aldım. Koca sosis küçük ekmeğin içinden taşmıştı. Neden bu sosisler için uzun sandviçler yapmayı akıl edemediklerine kızdım. Sosisi yerken, 16. yüzyılın başlarında yapılan ve dul düşes Anna Maria’nın konuklarını ağırladığı bu otelin dört yüz yıl öncesini düşlemeye orijinal Arnavut kaldırımlarından otelime dönerken, küçük Weimar’da, geçmişin içinde gezinmenin keyfini yağıp yağmamak konusunda kararsızdı. Bazen çiseleyip yola hazırlıksız çıkan "ahmakları" ıslatıyor, bazen de gökyüzünden sel gibi boşalıyordu. Almanya serin yazı geride bırakmış, güz yağmurlarıyla selamlaşmıştı. Çınar ağaçlarının yaprakları sarı kelebekler gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Ağzımda siyah Köstritzer birasının acımsı karamelize tadı, arabanın camından akıp giden manzaraya dalmış kimbilir neler düşünüyordum. Önümüzdeki ilk durakta Almanya’nın kültür başkenti Weimar vardı. Ünlü sanatçılar, edebiyatçılar, besteciler bu küçük kente konuk olmuş, havasını solumuş, eserlerine konu etmişlerdi. Ben bu kentle, Goethe’nin "Genç Werther’in Acıları" adlı kitabında cadde üstündeki bir otelin önünde durdu. Kapının üstünde "Grand Hotel Russischer Hof- Kuruluş Tarihi 1805" yazıyordu. Muhteşem lobideki resepsiyondan anahtarımı alıp bir acele odama çıktım. Bütün otellerdeki gibi burada da otelin müdürü yastığımın üstüne bir mektup koydurmuştu. Adıma yazılı bu "hoşgeldiniz" mektubunun bana özel olmadığını biliyordum. Her yeni müşterinin yastığının üstünde adına yazılmış bir mektup dururdu. Müdür mektuplarına şöyle bir bakıp çöpe atardım. Ama bu mektup beni etkilemişti. Müdür Albert Voigst, ünlü besteci Franz Liszt’in, Clara ve Robert Schumann’ın, Robert Wagner’in, Hector Berlioz’un, Rus Çarı Aleksandır’ın, Johann Wolfgang Goethe’nin bu otelde kaldığını belirtiyordu. Aslında ünlülerin listesi daha uzundu ama benim tanıdıklarım bunlardı. Mektubu katlayıp çantama koydum. Geçmişte kalan Weimar kenti daha ilk adımda içine almıştı DÜŞESİN TOPLANTILARIBu gezide bana eşlik eden Alman turizm merkezi görevlisi Knut Haenschke kapıda bekliyordu. Onun peşine takılıp yürümeye başladım. Caddenin kenarlarına, koca çınarlar ve Gingko Biloba ağaçları sıralanmıştı. Yolun hemen başında, üç katlı bir evin önünde durduk. Kunt, buranın Withum Sarayı olduğunu söyledi. Cüsse olarak saraydan çok eve benziyordu. Dul düşes Anna Amalia’nın ikinci katta, soldaki üç pencereyi gösterip meşhur yuvarlak masa toplantılarının bu salonda yapıldığını söyledi. Kimler katılmıyordu ki bu toplantılara! Kentin ileri gelenleri, güzel kadınlar, müzisyenler, sanatçılar ve yazarlar. Örneğin Goethe ve Schiller toplantıların en vazgeçilmez davetlileriydi. Bir banka oturdum, ikinci kattaki üç pencereye gözümü dikip o günleri düşlemeye çalıştım. Ülke sorunları, sanat tartışmaları, dedikodular, kaçamak aşk bakışları, fısıltılar, yasak aşkların başlangıçları... Goethe bu toplantılar için, "herkesin kendi tarzında eğlendiği ve eğlendirdiği buluşmalar" dememiş miydi zaten!Biraz yürüdükten sonra, bir başka evin önünde durduk. Sarı badanalı bu ev, düşesin evinden biraz daha küçüktü. Burada Alman romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, oyun yazarı, tarihçi, Friedrich Schiller oturmuştu. Üst katta, sol taraftaki iki pencere çalışma odasını aydınlatıyordu. Bu kutsal odada, "Wilhelm Tell" ile "Maria Stuart" gibi ünlü eserler kaleme alınmıştı. Kunt, ikinci katta sanatçının ailesinin oturduğunu söyledi. Karısı ve dört çocuğu bu katta yaşıyordu. En alt katta ise mutfak vardı. Aile akşam yemeklerinde orada toplanıyordu. Tabii Schiller, dul düşesin toplantısına gitmediyse veya dostu Göethe ile bir yerlerde yemek yemiyorsa."Dik kafalılığı" yüzünden zor günler geçiren Schiller, Goethe’nin desteğini alabilmek için elinden geleni yapıyordu. Ama Goethe’nin bu büyük yazara pek yüz verdiği söylenemezdi. Onu Weimar’dan uzaklaştırmak için, 40 kilometre uzaklıktaki Jena’da iş bulmuştu. O günkü ulaşım koşullarına bakılırsa, Jena bir günlük uzaklıktaydı. Goethe acaba Schiller’i kıskanmış mıydı? Yazarın genç yaşta ölümüne neden olan karın zarı iltihabı hastalığına, Göethe’nin neden olduğunu söyleyen fesatlar da vardı. Çünkü Goethe onu sürekli üzmüştü. Oysaki tüm hayatı boyunca üzerinde çalıştığı Faust’u bitirmesi için Goethe’yi zorlayan, ona destek veren Schiller EVİNDEAynı cadde üstünde beş yüz metre kadar yürüyüp bir kahveye oturdum. Karşımda bu sefer Goethe’nin evi tüm haşmetiyle duruyordu. Uzun uzun eve baktım. "Bin dilli" yazar buraya, o dönemin sanatsever dükünün davetiyle gelmiş, sırtını ona dayamıştı. O geldiğinde Weimar’ın nüfusu 6 bin civarındaydı. Ünlü yazar, Almanya’nın ortalarındaki bu yeşil kentte öylesine huzur bulmuştu ki, ömrünün sonuna kadar, yani 50 yıldan daha fazla bir süre burada yazarın görkemli yaşamının kanıtlarından biriydi. Şimdi ise Almanya’nın en çok ziyaretçi çeken müzelerinden biriydi. İçeri girdim ve odalarda düşsel bir gezintiye çıktım. Eşyaların hepsi orijinaldi. Yani Goethe şu koltukta oturmuş, şu piyanoyu çalmış, şu çatal bıçakla yemek yemiş, kalemini şu hokkaya batırmıştı. Odaları gezerken Goethe’nin, edebiyatın tanrısal katından inip gündelik yaşamdaki bir insanın kılığına büründüğünü çıkıp, birçok ünlünün yüz yıllar önce bastığı kaldırım taşlarına basarak, dar sokakta yürümeye başladım. Müze evin tam karşısındaki Weiser Schwan beyaz kuğu adlı restoranın önünden geçerken, burnuma haşlanmış et ve lahana kokusu geldi. Burası Goethe’nin konuklarını ağırladığı lokantalardan biriydi. En sevdiği yemek ise, haşlanmış dana kaburgası, yanında Frankfurt’un ünlü yeşil sosu, maydanozlu patates ve kırmızı pancar salatasıydı. Lokantanın mönüsüne bakınca o yemeklerin hálá listede yer aldıklarını en eski oteli "Elephant"ın önünde durdum. Bir seyyar arabadan kentin meşhur sosisi Rostbratwurst aldım. Koca sosis küçük ekmeğin içinden taşmıştı. Neden bu sosisler için uzun sandviçler yapmayı akıl edemediklerine kızdım. Sosisi yerken, 16. yüzyılın başlarında yapılan ve dul düşes Anna Maria’nın konuklarını ağırladığı bu otelin dört yüz yıl öncesini düşlemeye orijinal Arnavut kaldırımlarından otelime dönerken, küçük Weimar’da, geçmişin içinde gezinmenin keyfini ŞEHİR BAMBERGGezideki üçüncü durağımız, Bamberg kentiydi. Bavyera’nın Frakonya bölgesindeki 70 bin nüfuslu bu kent, Almanya’da gördüğüm en sevimli yerlerden biriydi. İstanbul gibi yedi tepenin üstüne kurulmuş Bamberg’in ortasından geçen Regnitz Nehri’nin kıyısına sıralanmış evlerde oturanları kıskandım nedense. Balkonlarından çiçekler sarkan bu evlere bakarken, bir kartpostala girmişim gibi bir duyguya kapıldım. UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası çerçevesinde koruma altına alınan Bamberg, İkinci Dünya Savaşı’nda bombardımana uğramayan ender kentlerdendi. Buna da kentin üstünü örten sis mani olmuştu. Bu kutsal örtü, kenti düşman uçaklarından nehir kıyısında bir kahveye oturup köprünün üstündeki tarihi belediye binasına baktım. Bina, polis şefinin ısrarıyla eklenen ev yüzünden ilginç bir görüntüye bürünmüştü. Kahvem bitince daracık sokaklarda dolaştım. Bu sokaklardaki evlerin her biri 500-600 yaşındaydı. Hele içinden mis gibi kokular yayılan fırının kuruluş tarihinin 1396 olduğunu okuyunca şaşırıp kaldım. Daha sonra "vahşi çekiciliği" ile öne çıkan katedrali, gül bahçesini gezip Bamberg’e "bir tepeden baktım".Bamberg güzelliği kadar biralarıyla da ünlüydü. Bu küçücük kentte tam 300 bira üreticisi vardı ve kişi başına günde bir litre bira tüketiliyordu. Onun için erkeklerin çoğunluğu göbekliydi ve onlara "Bamberg’in hamile erkekleri" adı takılmıştı. Kentin en önemli birası da "Rauchbier"dı. Koyu kestane renkli bu bira, is kokuluydu ve ağızda füme tatlar bırakıyordu. 1678’den beri bu tür birayı üreten bir birahaneye girip, kaba tahta masalardan birine oturdum. Asırlık binanın her tarafından is kokusu geliyordu. Sanki sobanın bacası tütüp her tarafı duman sarmıştı. Birahanenin altıncı nesil sahibi genç Mathias Trum, bira yapımında kullanılan arpaların odun ateşinde kurutulduğunu, is kokusunun bu yüzden oluştuğunu bir kent, damak çatlatan bira... Bamberg’den hiç ayrılmak gelmedi içimden. Bunun için gezinin son durağındaki Würzburg bana biraz yavan geldi. Zaten öyle sokaklarda taban patlatmadım. Eski kentte, nehrin kıyısındaki bir kahveye oturup, Leipzig, Weimar, Bamberg’i bir kez daha anımsamaya çalıştım.

genç werther in acıları analiz